Belki resimlerime bakarken farkedeniniz olmustur. O resim aslinda bu tirad icin konmustu ama yazi biraz gecikti. Hikayesi ayni olmasada ortak yönleri olan mavi bir bisikletim vardi benimde…

 
Maviydi bisikletim

maviydi bisikletim. alman malıydı. hey yavrum hey kuşlar gibi uçardı. elden düşme değil acentadan almıştık. didonu elimde, hisarönü’nden dönerken eve, deliler gibi sevinçliydim.
-aslan babam dedim, güzel babam sağol!
-sen asıl kardeşine teşekkür et, diye gülmüştü babam. o getirdi bunu sana.
şenay pembe kundağının içinde, minicik bir bebekti o günlerde. o doğdu diye devlet demiryollarının verdiği yüz elli lira ikramiyeye yirmi lira da babam eklemiş tam yüz yetmiş lira saymıştık, mavi bisikletime. ama annemin de hakkını yememeliyim.
-ne yapalım be şükrü bey, alıver bari, çok istiyor baksana demişti.
-yahu kadın evin badanası, sıvası… bin tane harç borç.
-idare ederiz be adamcığım. bak sınıfını da geçti takıntısız tukuntusuz.
şeker annem benim, canım annem, yorgun annem.
çocukluğumun en güzel, en güneşli günlerinden biriydi. bisikletimi, evimizin önüne duvara dayamıştım. arkadaşlarım, bisikletimin iki metre uzağına yarım ay gibi dizildiler. bizim sokakta bisikleti olan tek çocuk bendim. kadir:
-bir kerecik çalayım mı zilini dedi.
-çaldırma lan çaldırma dedi coşkun. herkes bir parmak atacak olursa ohoo.
ama ben çaldırdım zilimi isteyene. kadir’e de, tarcan’a da, alekos’a da. sonraları arsada tur atmalarına bile izin verdim. arka seleye bindirip gezdirdim de çoğunu.
ah, bir de nurhayat’ı gezdirebilseydim.
orta üçe geçtiğim yaz nurhayat’ı seviyordum ve günü geldiğinde onunla evlenmeyi kesin olarak kafama koymuştum.
onu, cumhuriyet alanında kore gazilerini karşılama töreninde görmüştüm. ana baba günüydü ortalık. bando mızıka çalıyor, zeybekler oynanıyor, askerler kunuri silverstar madalyalarıyla gemiden inerlerken inliyordu izmir:
-ya ya ya şa şa şa türk askeri çok yaşa.
yaşayanlar geri dönmüş, yaşamayanlar oralarda kalmışlardı, kimileri de topallıyordu.
coşkun’la ben pasaport iskelesinin orda, tam kalabalağın içinde, bir o yana bir bu yana dalgalanıp duruyorduk. nasıl olduysa oldu, birdenbire kadının biri sille tokat girişti coşkun’a;
-seni piç kurusu, seni! seni dürzünün oğlu! ulan ben, benim kızıma bulaşacak itin…
kimseye bulaşmamıştı coşkun, bulaşsaydı bilirdim, görürdüm.
-teyzeciğim, vallahi de, billahi de… iki gözüm önüme aksın ki, ekmek kuran çarpsınki.
kadın sapıtmıştı tümden bas bas bağırıyordu.
-poliiis, poliiiis!
öte yandan kadının kızı, çekiştiriyor annesini, iki gözü iki çeşme, yalvarıyordu.
-anneciğim güzel anneciğim… kimse bir şey yapmadı bana, kimse ilişmedi yanlışın var… rezil oluyoruz anneciğim… kız, tıpkı tıpkısına “dudaktan kalbe” filminde ki kıza benziyordu.
neyse, araya girenler oldu, kadının şamatası davul zurna gürültüsüne karıştı, arkadaşımı çektim kolundan, kalabalığa dalıp sıvıştık. hıncından ağlayacak gibiydi coşkun:
-bir günahım olsa yanmam diyordu. eh ama, ben de o karının kızını kıstırayım bir yerde, götürüp bahribaba parkı’na kasnaklamazsam…
-hooop dedim. yavaş gel!
-anlamadım, dedi.
bir şey söylemedim. lozan alanı’ndan fuar’a doğru yürüdük. o yıllarda herkes, en çok da hidayet teyzem, beni muzaffer tema’ya benzetiyordu. hani şu “dudaktan kalbe” filmi var ya, işte o filmin başrolünü oynayan artiste.
         

       Dincer Sümer`in muhtesem eseri "Maviydi bisikletimden" ufak bir tirad. Umarim begenmissinizdir. Ben bu oyunu Dincer Sümer`den izliyen sansli insanlardan biriydim. Ankaranin en sevdigim sahnelerinden birinde üstelik, Oda tiyatrosunda. Adina yakisan cok sicak bir sahnesi vardir oda tiyatrosunun. Bu kadar sicak bir oyunu seyretmek icin muhtesem bir mekan diyebiliriz. Umarim tekrar sahnelenir ve henüz seyretmeyenlerde bu zevki tadarlar.
 
       simdiden iyi seyirler
Advertisements